Kont Ailesinin Çöpü – Ch 340 – HA? (1)

Cale düşünmeye başladı.

‘Görünüşe göre şimdi ne zaman bayılsam rüya görüyorum. Yine de bu lanet olası sinir bozucu rüya mı olmalıydı. Birisi bunu bilerek mi yapıyor?’

Soğuk gözleri etrafa baktı.
Şu anda rüya görüyordu.

Bir rüya olmalıydı. On beş yıl geriye gitmeyi başka nasıl açıklayabilirdi ki?

‘O an mı?’

20 yaşına bastıktan hemen sonra Ocak ayının başıydı. Yıkılmış bir beton duvar görebiliyordu.

Cale, hayır, Kim Rok Soo, bir duvarı yıkılmış bir binanın içinde kıvrılmıştı.

Kafasını enkazın arasından kaldırırken gökyüzünü hafifçe seçebiliyordu.
Yağmur yağıyordu.

“… S**tir.”

Gerçekten çok sinir bozucu bir rüyaydı.

Üç gün.

Bu süreçte Kim Rok Soo, bu yıkılan binanın bir köşesinde kıvrılmış halde üç gün boyunca üstündeki delikten düşen yağmur suyunu içerek hayatta kalmıştı.

“Lanet olsun.”

Yağmur damlaları gözlerine düşüyordu ama Kim Rok Soo başını yana çevirmeyi düşünmemişti bile.
Ancak rüyadaki Cale başını çevirirken küfretti.

Karanlıktı. Oldukça dağınık olan karanlık binaya baktı.
İçeride bir sürü ceset vardı. Hem insan hem de canavar cesetleri binayı dolduruyordu.

Bir gün bir restoranda yarı zamanlı işini yaparken dünyada ani bir değişiklik meydana gelmişti. Bu değişikliğin bir sonucu olarak, Kim Rok Soo canavarlara karşı savaşmak zorunda kalmıştı.

‘Gerçekten de o gün.’

Cale, hayır, bu binada hayatta kalan tek kişi Kim Rok Soo’ydu.

Kim Rok Soo, çöken kısımlar çıkışı bulmayı imkânsız hale getirdiği için, bu binanın enkazında üç gün hayatta kalmak zorunda kalmıştı.

İlk gün, hiçbir canavarın onu bulamayacağını ummuştu.
İkinci gün, birinin gelip onu kurtarmasını umdu.
Üçüncü günde-

‘Hiçbir fikrim yoktu.’

Elden bir şey gelmezdi.
Kıvrılırken tek görebildiği karanlık gökyüzü ve yıkımın enkazıydı, duyabildiği tek şey çığlıklar ve canavarların kükremeleriydi.

Ancak, tüm bunlar üç gün sonra sona ermişti.

Bir yetenek kullanıcısı olarak uyanmasından önceydi.

“Ha?”

Avucunun büyüklüğündeki küçük delik onu dış dünyaya bağlayan tek şeydi.
O koridordan birini görebiliyordu.

“…Hey, aşağıda beni duyabiliyor musun?”

Cale kaşlarını çatmaya başladı.

Deliği kapatan yüzü net olarak göremiyordu. Ancak aradan bunca zaman geçmesine rağmen o gözleri hatırlıyordu.

Bu onun eski takım lideri Lee Soo Hyuk’du.

“Beni duyabiliyorsun, değil mi? Hareket edebilir misin?”

Gelecekte bir takım lideri olacak olsa da, Lee Soo Hyuk bu noktada ilk uyanan yetenek kullanıcılarından biriydi. En başından itibaren resmi olmayan bir ton kullanmak, eski takım liderine çok yakışan bir hareketti.

Cale, olay gerçekleştiğinde bu eski takım liderine söylediklerinin aynısını söyledi.

“…Açım.”

Lee Soo Hyuk gülümsedi ve karşılık verdi.

“İyi gibisin küçük serseri.”

Lee Soo Hyuk deliğe bir çikolata attı. Cale çikolatayı aldı ve geçmişte söylediği şeyin aynısını söyledi.

“Ücretsiz mi?”

“Hayır.”

“Param yok.”

“Öyle mi? Ne kadar da üzücü.”

Lee Soo Hyuk kılıcını kaldıraç gibi hareket ettirdi ve enkazı tek tek hareket ettirmeye başladı. Elini, onu tutan Cale’e uzatmak için yeterince yaklaşmadan önce büyük miktarda enkazı hareket ettirdi.

Cale, Lee Soo Hyuk onu kolayca yukarı çekerken binadan çıkmayı başardı.

“Adın ne?”

“Kim Rok Soo.”

“Anlıyorum. Yürüyebilir misin?”

“Evet efendim, öyle düşünüyorum.”

Lee Soo Hyuk arkasını döndü ve Cale’i işaret etti.

“Beni takip et. Seni güvenli bir yere götüreceğim.”

Adamın sırtına baktı.

Cale eski takım lideriyle ilk böyle tanışmıştı. Gelecekte, Lee Soo Hyuk’un uzun bir süre takım lideri olduğu şirkete giren bir çaylak olacaktı. Bu süre zarfında pek çok şey olacaktı, ancak eski takım lideriyle arasındaki bu ilişki oldukça uzun sürecekti.

Cale, başını kaldırmadan önce bir an uzaklaşan eski takım liderine baktı.

Kış yağmuru yağmaya devam etti.

Soğuktu.

‘Rüya olmak için oldukça gerçekçi.’

Cale, bu düşünceyle birlikte acı bir gülümseme takınırken tuhaf bir şey hissetti.

‘Bu su damlaları fazla gerçekçi geliyor.
Bir rüya nasıl bu kadar gerçekçi olabilir?’

Ek olarak…

‘…Bu ıslaklık hissi de nedir?’

Cale, rüyadaki yağmur damlalarının gerçekçi hissi ile kafası karışırken başka bir yerden gelen bir ses duydu.

Daha spesifik olmak gerekirse, bu bir ses değildi.

“Hüh!”

‘Hüh mü? Birisi burnunu mu çekiyor?’

Cale’in etrafındaki dünya, bunu fark ettiği anda değişti. Eski takım lideri ve yıkılan şehir, sanki hepsi birer serapmış gibi yavaş yavaş ortadan kayboldular.

Ve nihayet, sadece karanlık kaldığı anda…

“Hüh, hü! İnsanımızda bir tuhaflık var!”

Kara Ejderhanın burnunu çektiğini duyabiliyordu.

Cale, rüyasından uyanma zamanının geldiğini fark etti.

‘Haaaaa.’

Cale, Kara Ejderhanın ağlamasını durdurmak için uyanmalıydı, ancak gözlerini açtığında ilgilenmesi gereken her şeyi düşündükten sonra kendini yorgun hissetti.

İmparatorluğun sorunları, Güneş Tanrısı Kilisesi, Simyacıların Çan Kulesi ve hatta Batı kıtasındaki güç dengesi ile ilgili işleri tamamlamak.

‘Raon için üzülüyorum ama biraz daha rahatlamalı mıyım acaba?’

Cale, duyduğu şey onu gözlerini açmaya zorlarken, kafasında gözlerini açıp açmayacağının kararınaı vermeye çalışıyordu.

“Gerçekten garip! Vücudu tamamen iyi! Ama aradan 14 gün, 7 saat, 21 dakika ve 41 saniye geçti ve hala uyanmıyor!”

‘Ha? Kaç gün dedi?’

Cale’in gözleri fal taşı gibi açıldı.

“İ, i, in, sa, san! Sen, sen gözlerini açtın!”

Daha sonra irkildi.
Raon’un yuvarlak yüzü tam onun yüzünün önündeydi ve o büyük yuvarlak gözlerden yaşlar damlıyordu.
Sümük ile birlikte…

“İnsanımız 14 gün, 7 saat, 22 dakika ve 3 saniye sonra gözlerini açtı!”

Raon’un mutlu sesini duyabiliyordu.

Cale, görüşünü kapatan siyah Ejderhanın yuvarlak kafasından yavaşça başını çevirdi.

Daha sonra bir kez daha irkildi.

“…Burası neresi?”

Raon’un başının arkasındaki altını görebiliyordu.
Yumuşak yatak normaldi ama altınla süslü şık tavan alışık olduğu bir şey değildi.

Başını sola çevirdi.

Raon’un tombul vücudu manzaranın çoğunu kaplıyordu, ancak üzerinde süslü işlemeli bir yatak örtüsü görebiliyordu.

‘Ne, sadece ne-‘

Cale kaşlarını çatmaya başladı.

Hiç onun tarzı olmayan süslü bir yataktı. Cale yatağın ötesine bakmak istedi ama yatağı çevreleyen perdeler dışarı bakmayı imkânsız hale getiriyordu.

Cale o anda sağ kulağının yanında bir ses duydu.

“Uyanık mısın?”

“Aigo!”

Cale, başını çevirmeden önce şok içinde kıvrıldı.

Yatağın köşesinde rahat bir ifadeyle oturan soluk, kadim Ejderha Eruhaben’i görebiliyordu. Orada biraz meyve yiyordu.

“…Ne s**im oluyor be?”

Cale istemeden dürüst duygularını paylaştı.

‘Görmeyi beklediğim şey bu değildi.’

Cale, karmaşa içinde bir İmparatorluk görmeyi umarak gözlerini açmıştı, ancak önündeki manzara lüks ve rahattı.

“Sorun nedir? Dinleniyorsun.”

“Affedersiniz?
Dinlenme mi?
Bu yer neresi?”

“O p*ç Adin’in odası.”

“Affedersiniz? Neresi? İmparatorluk Prensi Adin’in odası mı?
…Bu Adin’in yatağı mı?”

“İnsan! Aç değil misin? Choi Han az sonra yiyecek getirecekti. Senin için hiçbir şey hazırlamadık, ama sana benimkinden biraz vereceğim! Her çeşit farklı biftek getiriyor! Sana bir, hayır, iki, hayır! İstersen hepsini sana verebilirim!”

Raon, Cale uyanınca heyecanla onun üzerinden attığı battaniyeyi Cale’in boynuna kadar çekti ve başını sıvazladı.

Cale’in ifadesi daha da tuhaflaştı. Eruhaben o sırada bir bardak su döktü ve ona uzattı.

“İç. Konuşmadan önce biraz su iç. Eminim boğazın ağrıyordur.”

“… Ahh… mm.”

Cale, Eruhaben’den su bardağını aldı.

Gözlerini açar açmaz konuştuktan sonra boğazının ağrıdığı doğruydu. Biraz su içti ve biraz daha az kuru bir sesle sordu.

“Şu anda dışarıda durum nedir?”

Eruhaben ayağa kalkıp perdeleri açmadan önce bir an Cale’e baktı.

“Sen 15 gün boyunca bilinçsiz yatarken oldukça fazla şey oldu.”

Perdeler açıldı ve İmparatorluk Prensi Adin’in yatak odası Cale’in gözlerinin önünde belirdi.

Cale o anda üçüncü kez irkildi.

“Ha?”

Adin’in geçmişte kullandığı altın masayı görebiliyordu. Masanın her iki yanında da bir o kadar gösterişli büyük kanepeler vardı.

Ama mesele bu değildi.

“…Tasha?”

Kara Elf, Tasha, o kanepelerden birinde oturuyordu.
Cale’e cevap veremedi. Elinde bir belgeyle sırtını kanepeye yaslamış oturuyordu.

“İnsan, Tasha akıllı, bu yüzden çok fazla iş yaptı. Bu yüzden yoruldu!”

Uyuyordu.

Tasha’nın karşısındaki kanepede de rahat bir şekilde oturan biri vardı. Bu kişinin elinde de bir belge vardı.

“Selam.”

“Ho.”

Cale derin bir nefes aldı.

Veliaht prens Alberu. Alberu, Cale’e doğru el sallarken çeyrek Kara Elf görünümündeydi.

Cale düşünmeye başladı.

‘Neden o burada?’

Bunun İmparatorluk Prensi Adin’in sarayı olması gerekiyordu, öyleyse neden yabancı bir ulusun veliaht prensi Alberu burada olsundu ki? Ve neden kendi çeyrek Kara Elf formundaydı?

“…Neden?”

‘Choi Han’a herhangi bir sorusu olursa onunla iletişime geçmesini söyledim. Ama neden?’

“Açık değil mi?”

Veliaht prens Alberu koyu kahverengi saçlarını geriye doğru taradı. Yüzü yorgunlukla doluydu, ancak şaka yollu yanıt verirken Cale’in iki hafta boyunca baygın kaldıktan sonra soluklaşan tenini gözlemledi.

“Küçük kardeşim hyungunu çağırıyordu. Bu durumda nasıl gelmeyeyim?”

‘O aptal hyung saçmalığı.’

Cale kaşlarını çatmaya başlayınca Alberu kıkırdadı ve konuşmaya devam etti.

“Gizli kalacağını söyledin ama imparatorlukta açıkça kalkanını kullandın.”

“Ah.”

Cale, Beyaz Yıldıza karşı savaşta etkinleştirdiği büyük gümüş kalkanı hatırladı.

Cüppenin içinde ne kadar örtülü olursa olsun, İmparatorluk vatandaşları, özellikle de başkentin sakinleri, Choi Han veya Mary’yi bilmeseler de Cale’in gümüş kalkanına aşinaydılar.

Geçmişte düşen sarayı gümüş kalkanla destekledikten sonra bir onur madalyası almıştı.

“Bunun sayesinde şu anda İmparatorlukta veliaht prens Alberu Crossman olarak ortaya çıkamam.”

Cale, Alberu’nun onun için yaptığı açıklamaya devam etti.

“Bunu yapmak, diğer ulusların Roan Krallığının Mogoru İmparatorluğunu silip süpürmeye çalıştığını düşünmesine neden olabilir.”

“Mogoru İmparatorluğunun vatandaşları da, tüm bunların Roan Krallığının sinsi bir planı olduğunu düşünebilir.”

Alberu sözü geri aldı ve açıklamanın tamamını bitirdi.
Cale, konuşmaya devam ederken doğruldu ve yatağın yanındaki sütunlardan birine yaslandı.

“Sanırım Aziz Jack-nim’e yardım etmek için kendi başıma hareket ettiğimi söylemeliyiz.”

“Eh, aşağı yukarı bu şekilde idare ediyoruz.”

Cale, önündeki bir sürü belgeye rağmen Alberu’nun ne kadar rahat olduğunu gördükten sonra açık açık bir soru sordu.

“Ama yine de, buraya şahsen gelmenize gerek var mıydı, majesteleri?”

Cale, o anda veliaht prens Alberu’nun dudaklarının kenarlarının kıvrıldığını görebiliyordu. Veliaht prens karşılık verirken, Cale onun yüzündeki gülümseme yüzünden irkilmeden edemedi.

“İmparator ve kraliyet ailesinin geri kalanı, İmparatorluğun yeraltı hapishanesinde hapsedildi. Büyük soyluların hepsi de orada.”

“…Affedersiniz?”

“Sör Rex’in bazı şövalyeleri ve arkadaşlarını alıp saraya baskın düzenlediği söyleniyor.”

‘Kim ne yaptı? Sör Rex mi?’

“Sör Rex, İmparatorluğu kurtarması gerektiğini ve saraya doğru hücum etmesi gerektiğini haykırırken ağlıyordu. İmparatorluk halkı, onun eylemlerinden etkilenmiş gibi görünüyordu.”

‘Az önce ne dedi?’

Bu son iki haftanın olayları, kayıtsızca Cale’in yüzüne fırlatılmıştı.

“İmparatorluk Prensi Adin muhtemelen idam edilecek. Tabii ki, sen uyandığında son bir karar vermeyi planladık.”

“…Ne-”

“Ah, Simyacıların Çan Kulesinin yer altı da ortaya çıktı ve iki gündür ölüler için cenaze törenleri yapılıyor.”

Son iki hafta içinde Mogoru İmparatorluğunu bir fırtına sarmıştı.

“Ayrıca, Yasak Büyücülerin hepsi onları gözetleyen Kara Elfler ile hapsedildi ve hepsinin suçlarının ciddiyetine göre cezalandırılacaklarından eminim.”

Alberu konuşmaya devam ederken elindeki belgenin sayfalarını yavaşça çevirdi.

“Ah, Raon Miru-nim’i görenlere gelince, onun siyah cübbe giyen biri olduğunu söyledik. Sadece insanların şoktan dolayı net göremediğini falan zırvaladık.”

Kule Ustası Bernard’ın kara fırtınası.

Bundan sonra minik Raon Miru, gümüş kalkanlar, beyaz altın ışık ve diğer her türlü şey havada birbiriyle çarpışırken ortaya çıkmıştı.

Her şeyi uzaktan görenler siyah varlığı merak edince sahte bir açıklama yapmışlardı.

“Bize inanacaklar mı?”

“Kim bilir? Bu, konuyla ilgili resmi açıklamamızı değiştirmeyecek. Olayla ilgili herhangi bir kayıt yok. ”

Bu tür bir yöntem, bu gibi durumlarda işe yarama eğilimindeydi. Çünkü son derece karmaşık bir durumdu.

“Ah, başkentte İmparatorluk içindeki tüm Simyacıların Çan Kulelerini yok etmeyi talep eden birçok insan var.”

Alberu çayından bir yudum aldı.

Altınla süslenmiş bu yatak odasında Kara Elf Alberu oldukça göze çarpıyordu.

“Mogoru İmparatorluğunun Güneş Tanrısı Kilisesi de geçen yılki terör olayından bu yana kapatılan tapınağını yeniden açmayı planlıyor.”

Cale sessizce dinledi.

İki hafta.

Son iki hafta içinde İmparatorlukta çok şey olduğunu hissedebiliyordu.

“Ah, muhtemelen kılıç ustası Hannah’nın Kutsal Bakire olmaya ‘Teşekkürler, hayır.’ dediğini bilmek istersin. Ama görünüşe göre Aziz Jack hem Aziz hem de Papa olacak.”

‘…Hannah neyi reddetti?
…Aziz Jack ne olacak? Papa mı?’

“Ah, Caro Krallığının veliaht prensi Valentino ve grubu yeraltı hapishanesine hapsedilmişti. Sör Rex onları oradan kurtardı ve Caro Krallığı ona teşekkür etmek için bir süre İmparatorluğa dokunmamayı kabul etti.”

‘Veliaht Prens Valentino’nun neden bu kadar sessiz kaldığını merak ediyordum. Hapse atılmıştı demek.’

Cale sessizce başını salladı.

“Ayrıca Whipper Krallığı, insancıl olacaklarını söyledi ve İmparatorluğun askerlerini serbest bıraktı. Dün başkente döndüler.”

“Vay.”

Cale şok oldu.
Bunlar İmparatorluk Prensinin geride bıraktığı askerlerdi.
Whipper Krallığı onların gitmesine izin vermiş ve askerler başkente dönmüştü.
Cale, bu planı yapanın Veliaht Prens Alberu olduğundan emindi.

“Askerler şu anda başkenti savunuyor ve hiçbir soylunun şüpheli bir şey yapmamasını sağlarken Sör Rex ve Güneş Tanrısı ikizlerini koruyorlar.”

İmparatorluk Prensinin geride bıraktığı askerlerin kimi destekleyeceği ve İmparatorluk içindeki Yasak Büyücülerden kurtulmayı ne kadar çok isteyecekleri açıkça belliydi.

“Bilgin olsun, Kraliyet Sarayı şu anda boş, ancak Sör Rex tüm yönetimden sorumlu olan Merkez Sarayda. Acil işlerin çoğu halledildi ve İmparatorluk şu anda kendisini hızla istikrara kavuşturuyor.”

Alberu daha sonra Cale’e bir soru sordu.

“Ne düşünüyorsun?”

Cale konuşmaya başladı.

“Ohhhhhh.”

Şak şak şak-

Aynı zamanda ellerini çırptı.

“Son iki hafta içinde pek çok şey olmuş gibi görünüyor.”

“Haaaa.”

Alberu bir iç çekti.

“Pek çok? Sadece ‘ pek çok şey’ mi diyorsun? ”

Cale irkildi.

Alberu’nun gözlerindeki bakıştan hoşlanmamıştı.

Cale bu bakışı tanıyordu. Geçmişte Kim Rok Soo’nun şirketin kendisine atadığı işi yaparken, her şeyi yakıp yıkmak istediğinde sahip olduğu bakışın aynısıydı.

Cale hemen karşılık verdi.

“…Ekselânsları.”

Sör Rex ve Güneş Tanrısı İkizleri tüm bunları yapamazdı.

Uzun bir süre sarayda çalışan Tasha’nın, Rosalyn ve her şeyi bu kadar rahat bir şekilde açıklayan veliaht prens Alberu ile birlikte, yabancı krallıklardan insanlar tarafından fark edilmemek için sessizce çalışırken çok sıkıntı çekmiş olmaları kuvvetle muhtemeldi.

Tüm bunlarla ilgili en fazla deneyime sahip olan veliaht prens Alberu’nun, gerçekleşen hemen hemen her şeyde parmağının olması muhtemeldi.

‘Alberu’nun kişiliğini biliyorum, eminim bunlar bedavaya değildi.’

Veliaht prens Alberu bu kadar yardım etmişti çünkü muhtemelen İmparatorluktan ya da Sör Rex’ten bir şeyler kazanıyordu.

Cale, uzun zamandan sonra ilk kez yalakalığını konuşturdu.

“Beklendiği gibi, güzel gece gökyüzüne benzeyen güzelliğiniz, sadece Roan Krallığında değil, tüm Batı kıtasında herkese neşe getiriyor, majesteleri. Benim gibi bir asil, sadece hayranlıkla ağlayabilir-”

“Ne?”

Cale, Alberu’nun gözlerinde hâlâ keskin bakışların olduğunu gördükten sonra hemen ekledi.

“Çok teşekkür ederim, majesteleri.”

“İyi.”

Alberu sonunda memnun bir gülümseme takındı ve gelişigüzel bir şekilde soru sordu.

“Beyaz Yıldız bir Ejderha Avcısı ve bir reenkarnatör mü?”

Cale, başka biri araya girerken, konunun ani değişimiyle irkildi.

“Evet. O hem reenkarnatör hem de Ejderha avcısı.”

Kadim Ejderha, Eruhaben. Geri cevap veren oydu.

“Eruhaben-nim.”

Alberu, sorusunu sorarken Eruhaben’e saygılı bir şekilde hitap etti.

“Bu, ölse bile tekrar reenkarne olacağı anlamına gelmez mi? Ve yaşamasına izin versek bile, bir noktada yaşlılıktan ölecek ve yeniden başka biri olarak reenkarne olacak.”

Cale, soluk kadim Ejderhanın kendisine baktığını görebiliyordu. Kadim Ejderha konuşmaya başlamadan önce bir an tereddüt etti. Sesi hüzün doluydu ama oldukça sertti.

“…Ruhunu yok etmemiz gerekiyor.”

Tekrar reenkarne olmaması için ruhunun yok edilmesi gerekiyordu.
Bu son derece acımasızca bir davranıştı. Kadim Ejderha bu yüzden kaşlarını çatmıştı.

O anda yatak odasının kapısı açıldı.

Choi Han ve Yardımcı Yüzbaşı Hilsman yemek dolu bir tepsiyle içeri girdiler.
Choi Han, Cale ile göz teması kurduktan sonra şok içinde kaskatı kesildi. Hilsman, konuşmaya başlarken ağlıyor gibi gözüküyordu, hayır, gerçekten de ağlıyordu.

“Oh! Gümüş Kalkanlı Genç Efendi-nim, Batı kıtasının hazinesi! Sonunda uyandınız! Bu Hilsman o kadar mutlu ki, sizin muhteşem bakışınızı bir kez daha görebileceğim! Eminim ki tüm Batı kıtası hazinelerinin yeniden uyanmasına sevinecektir! Ühühüüü!”

‘…Batı kıtasının hazinesi mi?
Batı kıtasındaki herkes neden mutlu olsun ki……’

Cale, Cale’e acıyarak bakarken başını sallayan ve iç çeken kadim Ejderhayı görmezden geldi.

Kasıtlı olarak uzağa baktı.

“Tsk tsk. Seni şanssız p*ç.”

Cale’in gözbebekleri titremeye başladı.

‘…Amacım sadece küçük bir kahraman olmaktı.’

Bir kez daha bayılmak istedi.

Ancak gözleri tekrar odaklandı ve büyüdü.

“…Eruhaben-nim?”

Kadim Ejderhanın gözlerinden başka yere bakan Cale, Eruhaben’in elini görmüştü. Eruhaben, elini hızla arkasına sakladı.

Ama o el kesinlikle titriyordu.

Cale sonunda kadim Ejderhanın yüzündeki solgun ifadeyi net bir şekilde görebilmişti.

———-
Lütfen bizi desteklemeye devam edin! Ve bir hata görürseniz ya da bir öneriniz varsa lütfen yorumlarda belirtmekten çekinmeyin! Kesinlikle cevap vereceğimdir, eheh (=w=)

<< Previous Chapter | Index | Next Chapter >>

Bookmark(0)

No account yet? Register